
Şeyh Mustafa Devati Türbesi
location_onÜsküdar / İstanbul · Türbe · 114 değerlendirme
Açıklama
Şeyh Mustafa Devati Kimdir? 17. yüzyıl Osmanlı döneminde yaşamış tanınmış bir mutasavvıf, âlim ve Celvetiyye tarikatı şeyhidir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte Üsküdar'da doğduğu tahmin edilmektedir. Babasının adı Resul'dür. Geçimini hokka kalemi (divit) imalatıyla sağladığı veya ailesi bu işle meşgul olduğu için halk arasında "Devâtî" veya "Divitçi" lakabıyla şöhret bulmuştur. 1070 (1660) yılında (bazı kaynaklara göre 1067 / 1657-1658) Üsküdar'da vefat etmiştir. Hayatı ve Katkıları Tasavvuf Yoluna Girişi: Gençlik yıllarında gördüğü rüyaların ardından Üsküdar'daki Hüdâyî Âsitânesi'ne yönelmiş ve Aziz Mahmud Hüdâyî'nin halifesi Muk'ad Ahmed Efendi'ye intisap etmiştir. Kabiliyeti sayesinde seyrüsülûkünü tamamlayıp hilâfet almış, mürşidinin yönlendirmesiyle bir dönem Kastamonu'da irşad faaliyetlerinde bulunmuştur. İlmî Faaliyetleri ve Müderrisliği: Tasavvuf yolundaki ilerleyişinin yanı sıra medrese ilimlerine de yönelmiş, mülâzemet dönemini bitirip imtihanı kazanarak müderris tayin edilmiştir. 1651 yılında Molla Kestel Medresesi'nde, 1652-1657 yılları arasında ise Üsküdar Atik Valide Dârülhadisi'nde dönemin önemli ilim talebelerine ders vermiştir. İrşad Faaliyeti ve Tekke Hizmeti: 1657'de resmi müderrislik görevini bırakarak Arslan Ağazâde Mustafa Bey tarafından yaptırılan camiyi tekkeye dönüştürmüş ve burada vefatına kadar Celvetiyye usulünce mürid yetiştirmiştir. Vefatından sonra yerine talebelerinden Abdülbâki Dede, Fidancı Mehmed Efendi ve oğlu Mehmed Tâlib Efendi geçmiştir. Eserleri: Mustafa Devâtî'nin bilinen en önemli eseri "Tuhfetü's-sûfiyyîn" adlı kitabıdır. Bu eserde tasavvufi yolculuğunu, manevi keşiflerini, rüyalarını ve dönemin tasavvuf anlayışını aktarmıştır. Türbesi Şeyh Mustafa Devati Türbesi, İstanbul ili Üsküdar ilçesi Sultantepe Mahallesi Selman-ı Pak Caddesi üzerinde, kendi adıyla da anılan Şeyh Camii'nin cümle kapısı hizasında yer almaktadır. 17. yüzyılda vefatının ardından inşa edilen türbede Şeyh Mustafa Devati, oğlu Şeyh Mehmed Tâlib Efendi ve sonraki dönem tekke meşâyihine ait ahşap sandukalar bulunmaktadır. Yapı, 19. yüzyıl sonunda Hüseyin Haki Bey'in eşi Fatma Zehra Hanım tarafından esaslı bir tamirden geçirilmiş ve günümüze kadar korunarak ulaşmıştır.

Henüz fotoğraf eklenmemiş.
Yorum Yap
Şeyh Mustafa Devâti Türbesi, 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşamış Halvetî şeyhlerinden Şeyh Mustafa Devâti’ye ait olup Üsküdar’ın tasavvuf geleneğini yansıtan önemli yapılardan biridir. Mütevazı ölçeği ve sade taş mimarisiyle gösterişten uzak bir anlayışı temsil ederken, Osmanlı tekke kültürünün manevi atmosferini de günümüze taşır. Üsküdar’ın tarihi dokusu içinde sessiz ve saygı uyandıran bir köşe olarak, hem tarihî hem de ruhani açıdan anlamlı bir ziyaret noktasıdır. Tabi aşırıya kaçmamak lazım türbeler söz konusu olunca. Türbenin arkasında bir hazire bulunmaktadır. Buraya kadar gelmişken oradaki ecdadımıza da bir Fatiha’yı çok görmeyelim.
Pazartesi günleri kapalı..Olurda denk gelmişseniz türbenin sağından etrafını dönerken merdivenler göreceksiniz oraya çıkıp pencereden içeriyi daha net görüp dua edebilirsiniz..
17. yüzyıl Celveti şeyhlerinden Mustafa Devati Efendi'ye ait türbedir. Mustafa Devati Efendi, Gençliğinden beri kâtip ( divitçi veya devâtî ) olarak çalışmış ve bu nedenle Devâtî adını almıştır. Tasavvuf yolunda hızlı ilerleme kat ederek, burada üç yıl irşad hizmeti yaptıktan sonra vefat etmiş ve buraya defnedilmiştir. Tasavvuf yolunda nail olduğu keşifleri ve rüyalarını anlattığı bir eseri de mevcuttur. Mustafa Devâtî tasavvuf yolunda ilerlemenin kolay, ancak kemal noktasında sürekli kalmanın zor olduğunu belirtir. Ruhuna Fatiha...
Divit imalâtıyla meşgul olduğu veya bu işi meslek edinen bir ailede yetiştiği için “Devâtî” ya da “Divitçi” lakabıyla meşhur olmuştur. Gençliğinde Üsküdar Hüdâyî Âsitânesi’nde Aziz Mahmud Hüdâyî’nin yerine geçen halifesi Muk‘ad Ahmed Efendi’ye intisap etti. Gayreti ve kabiliyetiyle tarikatta kısa sürede ilerledi ve şeyhi tarafından irşad için Kastamonu’ya gönderildi. Ardından İstanbul’a şeyhini ziyarete geldi, seyrüsülûkünü tamamlayıp hilâfet aldı. İrşad faaliyetine başlamadan önce ilme yönelerek bir âlimin yanında mülâzım oldu. Yedi yıl sonra imtihanı kazanıp 40 akçe maaşla bir medreseye müderris tayin edildi. 1061 (1651) yılında Molla Kestel Medresesi’nde müderrisliğe başladı. Bir yıl kadar bu göreve devam etti. 1062-1067 (1652-1657) yılları arasında Üsküdar’daki Vâlide Sultan Dârülhadisi’nde Vanî Ali Efendi’nin yerine müderrislik yaptı. 1067’de medrese hayatını terkedip Üsküdar’da Arslan Ağazâde Mustafa Bey tarafından inşa edilen (1651), bugün kendisinin adıyla yahut Şeyh Camii diye anılan camiyi tekkeye dönüştürerek irşad faaliyetine başladı. Burada üç yıl irşadla meşgul olduktan sonra vefat etti ve tekkenin bahçesindeki türbesine defnedildi. Kendisinden sonra irşad hizmetini halifeleri Abdülbâki Dede ve Fidancı Mehmed Efendi devam ettirmiştir. Devâtî’nin oğlu Divitçizâde Mehmed Tâlib Efendi, babasının ölümünün ardından Fidancı Mehmed Efendi’nin yanında tasavvufî terbiyesini tamamlayıp şeyh olmuştur. Mustafa Devâtî’nin bilinen tek eseri Tuhfetü’s-sûfiyyîn’dir (bk. bibl.). Müellif tasavvuf yolunda nâil olduğu keşifleri ve rüyalarını anlattığı bu eserde zaman zaman hayatıyla ilgili bazı kesitlere de yer vermiştir. Eser Necdet Tosun tarafından sadeleştirilerek bir incelemeyle birlikte yayımlanmıştır (bk. bibl.). Mustafa Devâtî tasavvuf yolunda ilerlemenin kolay, ancak kemal noktasında sürekli kalmanın zor olduğunu belirtir. Vahdetin sırlarına erebilmek için halvetin şart kabul edildiğini, halk içinde Hak ile bulunmanın çok güç olduğunu düşünür. Âşıklar, zâhidler ve avam arasındaki derece farkına işaret eden Devâtî âşıkların üzüm, zâhidlerin kavun, avamın ise erik gibi sayıldığını, üzümün lezzetinin herkesçe bilinmesi gibi âşıkların da kıyamet gününde tanınacağını, kavunun lezzeti kesilmedikçe bilinemeyeceği gibi zâhidlerin de ancak ehlince bilinebileceğini, öte yandan eriğin ekşi olduğunun herkes tarafından bilindiğini söyler. Aziz Mahmud-ı Hüdai hazretlerinin kamil bir tarikat haline getirdiği Celvetî tarikatının önemli isimlerinden biri olan Mustafa Devâtî, 17.yy Osmanlı İmparatorluğunda Üsküdarlı bir Celveti şeyhidir. Doğum tarihi ve yeri belli olmamakla beraber babasının adının Resul olduğu bildirilmektedir. Divit imalâtıyla meşgul olduğu veya bu işi meslek edinen bir ailede yetiştiği için “Devâtî” ya da “Divitçi” lakabıyla meşhur olmuştur. Mustafa Efendi’nin tasavvuf yoluna girmesinde gördüğü bir rüya etkili olmuştur. Rüyasında kendisini yanar iken gören Mustafa Efendi uyandığı vakit “alemde bir mürşid-i kamil bulamadım ki benim derdime derman olsun” diye üzüldüğünü beyan etmektedir. Daha sonra kendisinin elinden tutulduğu ve Resulullah Efendimizin imamlığında gece namazı kıldığı ve Efendimizin ona “senin derdine derman ve ulu Mevla’ya vuslatına çare Üsküdarlı Ahmet Efendidendir” dediğini bizzat kendisi beyan etmektedir. Celvetiyye tarikatına, Aziz Mahmud Hüdayki’nin halifelerinden Muk’ad Ahmed Efendi vesilesiyle tabi olmuştur. Gayreti ve kabiliyetiyle kısa zaman içerisinde Tasavvuf yolunda hızlı ilerleme kat ederek. Şeyhi tarafından irşad için Kastamonu’ya gönderildi. Kendisi şu şekilde açıklamaktadır “Gördüm ki Sultan-ı Kevneyn (s.a.v) orada oturuyor. Mübarek yüzlerinin nuru şimşek gibi çakıyor. Efendime hürmet edip yer gösterdi, efendimde oturdu. Nebiyyi Muhterem “Bu yanındaki kimdir?” buyurdu. Efendim de “Sultanımın yetimi Mustafa kulundur” dediler. Aleyhissalatü ve’s-selam Efendimiz “Bunu Kastamonu’ya gönderin, sonra Üsküdar’a gelir. Emri Hak bunun üzerine cari olmuştur.” Buyurdular. Bu konuda söz çoktur ancak anlamaya izin yoktur.
Gençliğinde divit sanatıyla uğraştığı için “divitçi” anlamında kendisine “devati” lakabı verilmiştir. Mustafa Efendi’nin tasavvuf yoluna girmesinde gördüğü bir rüya etkili olmuştur. Rüyasında kendisini yanar iken gören Mustafa Efendi uyandığı vakit “alemde bir mürşid-i kamil bulamadım ki benim derdime derman olsun” diye üzüldüğünü beyan etmektedir. Bu ifadeden onun uzunca bir müddet dervişlik yolunun özlemini çektiği anlaşılmaktadır. Daha sonra kendisinin elinden tutulduğu ve Resulullah Efendimiz’in imamlığında gece namazı kıldığı ve Efendimizin ona “Senin derdine derman ve ulu Mevla’ya vuslatına çare Üsküdarlı Ahmed Efendi (Muk’at) dendir” demiştir. Bu rüya üzerine Muk’ad Ahmed Efendi‘ye intisab eden Devati Mustafa Efendi dervişlik yolunda seyr ü sülükunü tamamlamak için çaba göstermiş. Tasavvuf eğitiminin önemli bir safhasında Efendimiz’in manevî işareti ve şeyhinin de arzusu ile Kastamonu’ya gitmiştir. Bu durumu kendisi şu sözlerle açıklamaktadır: “…Gördüm ki Sultan-ı Kevneyn (s.a.v.) orada oturuyor. Mübarek yüzlerinin nuru şimşek gibi çakıyor. Efendime hürmet edip yer gösterdi. Efendim de oturdu. Nebi-i Muhterem: “Bu yanındaki kimdir?” buyurdu. Efendim de “Sultanımın yetimi Mustafa kulundur” dediler. Efendimiz: “Bunu Kastamonu’ya gönderin, sonra Üsküdar’a gelir. Emr-i Hak bunun üzerine cari olmuştur” buyurdular. Bu konuda söz çoktur ancak anlatmaya izin yoktur..’‘